Anadolu
Türklüğünü yeniden birliğe kavuşturan, yayılmasını ve güçlenmesini sağlayan
Osmanlı hânedânının ortaya çıkışı meselesi, Batı Anadolu’nun Uç bölgesinde
yeni bir Türkiye’nin doğuşu ile sıkı sıkıya bağlıdır. Osmanlı hânedânının
mensup bulunduğu Oğuzların sağ kolu olan Günhan kolunun Kayı boyu, dokuzuncu
milâdî asırdan îtibâren Selçuklularla beraber Ceyhun Nehrini geçerek
İran’a geldi. Rivâyetlere göre Horasan’da Merv ve Mahan tarafına yerleşen
Kayılar Moğolların tecâvüzleri üzerine yerlerini bırakarak Âzerbaycan’a
ve Doğu Anadolu’ya göç ettiler.
Bir
rivâyete göre Ahlat’a yerleşen Kayılar oradan Erzurum ve Erzincan’a
daha sonra Amasya’ya gelerek oradan Haleb taraflarına göç ettiler. Bir
kısmı Caber Kalesi civarında kalırken diğer bir kısmı Çukurova’ya gitti.
Çukurova’ya gelenler, daha sonra Erzurum civarında Sürmeliçukur’a vardılar.
Aralarında çıkan ihtilaf üzerine bir kısmı asıl yurtlarına dönerken,
Ertuğrul ile kardeşi Dündar’ın emrindekiler, bir müddet Sürmeliçukur’da
kaldıktan sonra, Moğolların batıya akınları üzerine Selçuklu Sultanı
Alâaddin Keykubad’a mürâcaat ederek Karacadağ taraflarındaki Rum hududuna
yerleştirildikleri söylenirse de bu, târihî hakikatlere pek uygun düşmemektedir.
Gündüz Alp’i Ertuğrul Gâzinin babası olarak gösteren ve bugün ilim âleminde
kabul edilen diğer bir rivâyete göre ise Gündüz Alp’in Ahlat’ta vefâtından
sonra oymağın başına geçen oğlu Ertuğrul Gâzi buradan hareketle Erzincan’a
ve oradan da Bizans sınırına yakın olmak gâyesiyle Karacadağ mıntıkasına
gelmiştir. Muhakkak olan bir şey varsa o da Ertuğrul Gâzi liderliğindeki
Kayıların on üçüncü yüzyıl ortalarında Ankara’nın batısında bulunmalarıdır.
Sonraları, tahminen 1231 yıllarında, Sultan Alâaddîn’in
kendilerine ıkta olarak verdiği Söğüt ve Domaniç’e gelip yerleşmişlerdir.
Diğer taraftan Moğollar, Orta Asya Türklüğünü ve medeniyetini imhâ ederken,
istilânın dehşeti karşısında, onların kılıcından kurtulan büyük göçebe
kitleleri, şehirli âlim, tâcir, edebiyatçı ve sanatkârlar da Anadolu’ya
sığınıyordu. Muhâceret dalgaları Selçuklu hududunda eskiden beri mevcut
göçebeler üzerine yeni Türk boylarını birbirine karıştırıyor ve uçlardaki
yoğunluğu süratli bir şekilde artırıyordu. Kaynakların kayıt ve tasvirine
göre Âzerbaycan ve Arran (Karadağ) ovaları ile vâdileri karıncalar gibi
kaynaşıyor ve göç dalgaları buradan Türkiye’ye akıyordu. Böylece Moğollardan
kaçan Türkmenler, Anadolu’ya nüfus ve hayâtiyet getiriyor ve siyâsî
parçalanmaya rağmen bu memleket, yeni bir kudret kazanıyordu. 1261’den
îtibâren Moğol kontrolünün nispeten zayıf bulunduğu ve Türkmen nüfûsunun
gittikçe kuvvetlendiği Kızılırmak’ın batısındaki bölgede (Kastamonu-Ankara-Akşehir-Antalya
hattının batısında) uç beylikleri ortaya çıktı. Eskişehir, Kütahya,
Afyon ve Denizli, Selçuklu-İslâm kültürünün yerleştiği uç merkezleri
olarak yükselip Gâzi Türkmenlerin faaliyette bulunduğu en ileri uc bölgesiyle
Selçuklu iç bölgesi arasında bir ara bölge haline geldiler. Uc bölgelerinde
ortaya çıkan Türkmen beylikleri arasında Konya’ya hâkim olan Karamanoğulları
en kuvvetlisi görünüyor ve Selçukluların vârisi olduğunu iddia ediyordu.
Batı Anadolu’da Aydınoğulları devrin şartlarına göre mükemmel bir donanma
kudretine sâhip bulunuyordu. Göçebe bir kavmin süratle denizci olması
ve Adalar (Ege) Denizini alt üst eden gazâlarıyla hayranlık uyandırması
şaşılacak bir gelişmeydi. Bu devir Anadolu’sunda yine mühim sayılabilecek
bir güce sâhip bulunan Germiyanoğulları, Karesioğulları, Menteşeoğulları,
Saruhanoğulları, Hamidoğulları ve Candaroğulları beyliklerinden her
biri kendi hesabına yayılma mücâdelesine girişti. Bunlar arasında Söğüt’te
kurulan Osmanlı beyliği en mütevazi bir durumda bulunuyordu.
Ertuğrul Bey, tahminen 90 yaşında olduğu halde, 1288’de
vefât ettiğinde Osmanlı Beyliği; Karacadağ, Söğüt, Domaniç ve çevresinde
4800 kilometrekarelik mütevâzî bir toprak parçasına sâhipti. (Bkz. Ertuğrul
Gâzi). Ertuğrul Beyin vefâtından sonra uçtaki Oğuz aşiretlerinin ittifakıyla
Kayı boyundan olduğu için Osman Bey hepsine baş seçildi. Diğer Anadolu
beyleri birbirleriyle uğraşırken Osman Bey, Bizansla mücâdele etti.
Bu sâyede 1288’de Selçuklu sultanının gönderdiği hâkimiyet
alâmetlerini alan Osman Gâzi böylece kendi nüfuz mıntıkasını ve oradaki
reayayı Bizans’a ve komşu beylere karşı koruma mesuliyetini yüklenmiş
oldu. Çevresine aldığı Samsa Çavuş, Konuralp, Akçakoca, Aykutalp, Gâzi
Abdurrahmân gibi aşiret beyleriyle birlikte fetih hareketini başlatan
Osman Gâzi kısa sürede İnönü, Eskişehir, Karacahisar, Yarhisar, İnegöl
ve Bilecik’i zaptetti. Bilecik’in fehti ve Osman Beyin beylik merkezini
buraya nakletmesiyle; Anadolu Selçuklularında Moğollara karşı girişilen
başarısız Sülemiş isyânı neticesinde Sultan Üçüncü Alâaddîn Keykubad’ın
kaçması hemen hemen aynı târihlere rastladı. Bu sebeple Selçuklu Devletinin
başsız kalması neticesinde daha serbest hareket etmeye başlayan Osman
Gâzi, istiklâlini îlân etti (27 Ocak 1300). Bölgenin
ve Bizans’ın içinde bulunduğu durumdan istifâde eden Osman Beyin kuvvetleri
Bursa önüne kadar akınlarda bulunuyordu. Lefke, Mekece, Akhisar, Geyve
ve Leblebici kalelerinin fethinden sonra Osman Gâzi askerî harekâtın
başına oğlu Orhan Gâziyi getirdi (1320). Osman Gâzi
bundan sonra ölümüne kadar teşkilât meseleleriyle meşgul oldu (Bkz. Osman Gâzi). 1324 veya 1326’da öldüğü tahmin edilen Osman Bey vefât ettiği
sırada Bursa Osmanlıların eline geçti. Bursa’nın zaptından sonra beylik
merkezi buraya nakledildi ve şehir yeni binâlarla süslendi. Gerçekte
Selçuklunun târihten çekilmesiyle Anadolu bir virâne görünümünde idi.
Çünkü Moğolların Anadolu’daki tesiri hâlâ hissediliyordu. Ancak Selçukludan
kalan kıymetli hazineler vardı. Bunlar din, dil ve alfabe birliğiydi.
Bunun rûhu da gazâ aşkı idi. Osmanlı bunların hepsini kendisinde toplamıştı.
Dil, din ve alfabe birliği sâyesinde halk sınır tanımıyordu. Gazâ aşkı
ve şehit olma isteği her an Hıristiyanlarla gazâ eden Osmanlı Beyliğine
büyük fırsatlar verdi. İşte bu aşk ve şevkle diğer beylerin tebası Osman
eline göç etti veya en azından onların muvaffakiyeti için gönülden duâ
etti. Âlimler de aynı yolu tâkip ederek, Edebali, Dâvûd-ı Kayseri, Dursun
Fâkih gibi büyükler Karaman ülkesinden kalkıp, Osmanlı toprağına kondular
ve kültür faaliyetlerini başlattılar. Orhan Gâzi devrinde Bizans’a karşı
kazanılan Pelekanon Muhârebesinden sonra İznik fethedildi (1330).
Orhan Gâzinin 1361’e kadar olan hükümdarlığı devresinde
Osmanlı Devleti kardeş beyliklerin üzerinde hâkim bir güç hâline geldi.
Daha önce Ege ve Rumeli’de Karesi, Saruhan ve Aydınoğulları gazâ hareketinin
öncüleri durumunda idiler. Ancak Karesi beyliğinin ilhâkı ve Aydınoğlu
Gâzi Umur Beyin Haçlı saldırıları karşısında İzmir Limanını kaybetmesi
üzerine bu bölgedeki gazâ liderliği Orhan Gâziye geçti. Bu sırada Bizans’ta
başgösteren iç savaş ve Kantakuzen’in Gâzi Beylerle ittifakı Türklerin
Rumeli’ye geçişini kolaylaştırdı. Orhan Gâzinin oğlu Süleyman Paşanın
destanlara konu olacak mâhiyette gerçekleştirdiği Rumeli’ne geçiş, Türk
târihinin en büyük hâdiselerinden biri oldu. Evvela Çimbe Hisarını ele
geçiren Süleyman Paşa burayı bir üs olarak kullanmaya başladı. Daha
sonra Biga’da topladığı orduyu Güney Marmara kıyısında Kemer limanından
gemilerle karşıya naklederek Bolayır’ı zaptetti. Ardından kuvvetlerini
iki kola ayırarak bir taraftan Gelibolu’ya öbür yandan da Trakya’ya
karşı iki uç kurdu ve muntazam gazâ akınlarına başladı. 1354 yılında Gelibolu’nun zaptı ile bu ilk Rumeli fâtihleri yarımadanın fethini
tamamladılar. 1357’de veliaht Süleyman’ın ve ardından Sultan Orhan Gâzinin
vefâtları (Bkz. Orhan Gazi). Rumeli’deki
fetihlerin bir müddet durmasına sebep oldu ise de Sultan Birinci Murâd (1361-1389) Anadolu’da birliği sağladıktan sonra tekrar Rumeli
cihetine yönelerek Osmanlıların Avrupa’da sağlam bir şekilde yerleşmesini
sağladı. 1362’de Edirne fethedildi. Haçlı kuvvetlerine
karşı 1364’de Sırpsındığı, 1371’de
Çirmen zaferleri kazanıldı. Bu fetih ve zaferlerin sonunda Osmanlılar
katî olarak Avrupa’da yerleştiler ve tesir sâhaları bütün Balkanları
içine alan bir genişliğe erişti. Bulgaristan ve Sırbistan Osmanlıları
metbu olarak tanıdı. Osmanlı kuvvetleri, üç koldan harekâta devamla
Kuzey Makedonya, Niş, Manastır, Sofya ve Ohri’yi aldılar. Diğer taraftan
Anadolu’da Türk birliğinin sağlanması için mücâdele veriliyordu. Hamidoğulları
Beyliğinden Akşehir, Beyşehir, Seydişehir, Yalvaç, Şarkikaraağaç ve
Germiyanoğullarından da Kütahya, Tavşanlı, Emet, Simav ve çevresinin
Osmanlılara geçmesi, Karaman-Osmanlı münâsebetlerini gerginleştirdi.
Çok geçmeden de iki devlet arasında harp çıktı. Ancak Karaman kuvvetlerini
bozguna uğratan Osmanlılar bir müddet için bu beyliğin saldırılarından
emin oldular. Öte yandan Osmanlıları Balkanlardan atmak üzere, Sırp,
Bosna, Macar, Ulah, Arnavut, Leh ve Çek kuvvetlerinden oluşturulan büyük
Haçlı kuvvetlerinin, 20 Haziran 1389’da Kosova’da yok
edilmesi târihe, örnek imhâ hareketlerinden biri olarak geçti. Türk
târihinin mühim hâdiselerinden biri olan Kosova Meydan Muhârebesi,
Doğu Avrupa’nın mukadderâtını da tâyin etti. Balkan Yarımadasını asırlar
boyunca Türk hâkimiyeti altına koyan bu zafer sonunda, Sultan Murâd-ı
Hüdâvendigâr bir Sırplı tarafından şehit edildi. (Bkz. Murâd Han-I) Ertuğrul Gâzinin oğlu Osman Gâziye bıraktığı 4800 kilometrekarelik
beylik 43 yıl içinde 3 mislinden daha fazla büyüyerek 16.000 kilometrekareye
ulaştı. Orhan Gâzi ise babasından devraldığı devletini 6 kat daha büyüterek
95 bin kilometrekareye çıkardı. Nihâyet Murâd-ı Hüdâvendigâr 1361-1389 yılları arasında devletini beş misli daha büyüterek 500 bin kilometrekareye
yükseltti. Artık aşiretten beyliğe geçen Osmanlı Devleti imparatorluğa
hazırlanıyordu ve gâyesini de çizmişti.
Biz ol nesl-i kerîm-i dûde-i Osmaniyânız kim
Muhammeddir serâpâ mâyemiz hûn-i şehâdetten
Biz ol âlî-himem erbâb-ı cidd-ü ictihâdız kim
Cihângîrâne bir devlet çıkardık bir aşiretten.
Gerçekten de bir aşiretten cihangir bir imparatorluğa giden yolda Osmanlı
hânedan mensuplarınınkudret kaynakları incelenecek olursa devletin temelleri
ve şaşırtıcı yükselişi daha iyi anlaşılır.
Nitekim, Fransız târihçisi Grengur da “Bu yeni imparatorluğun teessüsü,
beşer târihinin en büyük ve hayrete
değer vakalarından biridir” demektedir.
Osman Gâzî ve haleflerinin gerçekleştirdiği fetihler Anadolu halkı için
yeni bir gazâ ve yerleşme sâhaları açmakta idi. Osmanlıların dâimî olarak
cihadla meşgul olduğunu gören Anadolu’da yiğit ve savaşçı gâziler gittikçe
artan bir sayıda Rumeli uclarına intikal ediyordu.
Samsa Çavuş, Konur Alp, Akçakoca, Aykut Alp, Gâzi Abdurrahman, Hacı
İlbeyi ve Evranos Gâzi gibi hareket serbestisi olan, emirlerin idâresinde
toplanan kuvvetler, devamlı taarruz ve ilerlemeyle yeni hatlara yerleşiyorlar
ve akınlar devam ediyordu.
Fethedilen bölgelere, Anadolu’dan göçen yörük ve köylü kitleleri, alp-erenler,
dervişler, ahîler öncülük etmekteydiler. Onlar gâzîlerin yanında hattâ
bazan ilerisinde zâviyeler kurarak sonradan gelen köylüler için tutunma
ve toplanma merkezleri meydana getiriyorlardı.
Anadolu’dan gelen fakir köylülerle ırgatlar, zâviye etrâfında ekseriyâ
derviş adı altında, bâzı yükümlülüklerden muaf olarak toprağı işlemekte
ve bir Türk köyünün doğmasına yol açmakta idiler. Nitekim Trakya’da
köy adlarının büyük çoğunluğu bu gibi derviş, şeyh veya fakihlerin isimlerini
bugün bile taşımaktadır.
Osmanlı fetihleri yalnız kılıçla değil, daha çok istimâlet denilen uzlaştırıcı
ve sevdirici bir politika netîcesinde gerçekleşmekteydi. Osmanlı idâresinin
İslâm şerîat hükümleri çerçevesinde gayr-i müslimlere can ve mal güvenliğiyle
dinlerinde serbestlik tanıması, onların gitgide İslâmiyetle şereflenmelerine
yol açıyordu. Yine bu durumun neticesi olarak çok defâ, geniş bölgeler,
şehir ve kasabalar kendiliğinden Osmanlı hâkimiyetini tanımakta idiler.
Osmanlılar Anadolu’da Hıristiyan varlıklarını ve idâre tarzlarını bozmayarak
onları kendi nüfuzları altına aldılar. Bu müsâdeyi Rumeli’de daha geniş
sûrette ve onların eski varlıklarını muhâfaza etmek üzere tatbik ettiler.
Baştan başa Hıristiyanlarla meskûn olan Balkan Yarımadası halkı kısa
zaman içinde bu tarzdaki âdilâne hareket ve idârî siyâsetteki incelik
sâyesinde İslâmiyeti seçti.
Balkanlarda Bizans İmparatorluğunun bozulmuş olan idâre tarzı neticesinde,
ağır ve keyfî vergiler, soygunlar ve asâyişsizlik yayılmıştı. Buna mukâbil
Türklerin disiplinli hareketleri, feth edilen yerlerin halkına karşı
adaletli, şefkatli ve taassuptan uzak bir siyâset tâkip etmeleri, vergilerin
tebaanın ödeyebileceği şekilde tertip edilmiş olması ve bilhassa mutaassıp
Ortodoks olan Balkan halkını Katolik mezhebine girmek için ölümle tehdit
edenlere karşı Türklerin buralardaki unsurların dînî ve vicdânî hislerine
hürmet göstermeleri, Balkanlıların Katolik tazyikine karşı Osmanlı idâresini
bir kurtarıcı olarak karşılamalarına sebep oldu.
Osmanlı fetihlerinin en bâriz vasfı gelişigüzel, sergüzeşt ve çapul
şeklinde değil, bir program altında şuurlu bir yerleşme hâlinde tecelli
etmiş olmasındandır. Bu da fethedilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna
ve yeni idâreden memnun olmalarına yol açtı. Fetih programının esaslarından
biri de yeni elde edilen stratejik yerlere, büyük ve mühim şehir ve
kasabalara Anadolu’dan göçmenler getirilerek yerleştirmek sûretiyle
muhtelif kısımlara ayrılıp şehir ve kasabalarda derhal ilmî ve ictimâî
müesseseler vücûda getirilmiştir.
Nihâyet Balkan fetihlerinin gelişmesinde ve istikrarında, asırlarca
evvel Balkanlara gelerek yerleşen ve daha sonra Hıristiyanlığı kabul
etmiş olan fakat Türklüğünü unutmayan Peçenek, Kuman, Gagavuzlar ile
Vardarların da etkili olmaları ihtimâl dâhilindedir.
Osmanlı Beyliği daha kurulduğu andan îtibâren askerî, adlî ve mâlî teşkilâtla
işe başladı. Bilhassa askerî işlere fazla ehemmiyet verilerek muvaffakiyetin
sebepleri hazırlandı. Fakat bu zâhirî kudret tamâmen ayrı dinde olan
yabancı bir bölgede yâni Balkanlarda yayılma ve yerleşme için kâfi değildi.
Ancak bu iş daha çok mânevî ve rûhî sebeplere öylesine göz kamaştırıcı
bir hızla ve şuurlu bir biçimde oldu ki, bugün dahi düşünenleri hayretler
içinde bırakmakta ve 20. asırda dahi misli görülmemiş bu hareket, dün
olduğu gibi bugün de yerli yabancı nesillerin hayranlığını çekmektedir.
Nitekim zamânın târihçi, düşünür ve ilim adamları bu hususta şunları
söylemektedirler:
“.... Osmanlıların hoşgörüleri, ister siyâset, ister hâlis insaniyet
neticesiyle meydana gelmiş olsun, Osmanlıların yeni zaman içinde milliyetlerini
tesis ederken dîni, hürriyet ilkesinin siyâsetinin temel taşı olarak
kabul eden ilk millet olduğu îtiraz kabul etmez bir durumdur. Hıristiyan
dünyâsındaki arası kesilmeyen Yahûdi ta’zibâtı ve engizisyona rağmen,
muâvenet mesuliyeti lekesini taşıyan asırlar esnâsında Hıristiyan ve
Müslümanlar, Osmanlıların idâresi altında ahenk ve vifak, uygunluk,
içerisinde
yaşıyorlardı...” (Gibbons)
“.... Kur’ân-ı kerîmi tanıyanların zihnine ve hâfızasına nakşedilmiş
olan prensipler, onları yeryüzündeki insanların en insâniyetlisi en
hayırseveri hâline getirmiştir. Bütün bu faziletlere rağmen Ecnebilerin
(Avrupalıların) barbar demesi, yırtıcı bulması, savaşlarına göre hüküm
vermesinden ileri gelir. Gerçekten Müslümanlar canlarını esirgemeden
savaşırlar, düşmanları aynı zamanda dinlerinin de düşmanıdır. Bu şecâat
Türklere sâdece dinlerinden değil, aynı zamanda millî karakterlerinden
gelir. Ama bir milletin gerçek karakteri savaş alanının silah gürültüleri
arasında tâyin edilemez. Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların
faziletlerini değerlendirmeli, törelerin karakter ve fiillerindeki tesirlerini
muhâkeme etmeli, onları barış zamânındaki örf ve âdetleri içinde incelemelidir.
Filhakika Türkler, savaşta ne kadar sert, ne kadar mağrûr ve yırtıcı
iseler, barışta da o kadar sâkindirler. En büyük kahramanlıkları gösteren,
gözlerini kırpmadan ateşe atılan bu insanlar, günlük hayatlarına döndükleri
zaman gerçek karakterlerini alırlar. O zaman onların beşerî duygularla
dolu hayırsever kimseler olduğu anlaşılır. Bu duygu bütün Türklere şâmildir.
Hepsinin de rûhuna öylesine derin bir şekilde işlemiştir ki, savaşta
birer cesâret timsali olan bu kimseler, barışta fakir babası, düşkünün
dostu olurlar. İçlerinde en kötüsü en hasisi bile yine de bir vazife
olarak iyilik etmekten çekinmez....” (D’ohsson)
Netice olarak Osmanlı Devleti, kavimler, dinler ve mezhepler arasında
sağlam bir ahenk, halk kitleleri arasında hiçbir fark ve tezada müsâade
etmemekle, dünyâ târihinde milletler arası en kudretli ve cihânşümûl
bir siyâsî varlık teşkil etti. Osmanlı Devleti ve sultanlarının dâvâları
da kendi tâbirleri ile “Nizâm-ı âlem” üzerinde toplanıyor,
koca devletin hikmet-i vücûdu ve cihâdı da, millî, İslâmî ve insânî
esaslara bağlı bulunan bir cihân hakimiyeti düşüncesine dayanıyordu.
Bu düşünce, gerçekten Türk-İslâm târihinde en yüksek derecesini bulmuş
ve müstesnâ bir kudret kazanmıştı. Bu büyük siyâsî varlık, eski ve yeni
devletlerden farklı olarak, ne dışta istilâ tehdîdlerine ve ne de içeride
çeşitli ırk, din, mezhep mensupları ve grupların huzursuzluk endişelerine
mâruz bulunuyordu. Osmanlı cihân hâkimiyeti ve dünyâ nizâmı ideâli,
şüphesiz millî şuur ve uyanış yanında asıl kaynağını İslâm dîni ve onun
cihâd rûhundan alıyordu. Şeyh ve evliyânın himmetleri ile yükselen gazâ
rûhu, küçük Söğüt kasabasından Bursa’ya ve bu medeniyet merkezinden
de Rumeli’ne yayılıyordu. Bu arada Osmanlı Devletinin kuruluş ve cihâd
rûhunun yükselişinde tasavvuf da büyük kudret kaynağı idi. Gerçekten
de Osmanlı Devletinin kuruluş ve yükselişinde tasavvuf tarîkatleri,
şeyhler, velîler ve dervişler birinci derecede rol oynamıştır. Osman
Gâzi ve haleflerinin etrâfı din adamları ve evliyâ ile dolmuş ve daha
ilk günden Osmanlı akınları gazâ mâhiyetini almıştır. Nitekim Osman
Gâzi, dâmâdı olduğu büyük tasavvuf âlimi Şeyh Edebâlî’ye intisâb ederek
her hususta onunla istişârede bulunurdu (Bkz. Edebâlî). Kendisinden
sonra gelecek Osmanlı sultanlarına da İslâm âlimlerine hürmet edilmesini,
onlara her türlü kolaylığın gösterilmesini ve her işte kendilerine danışılmasını
tasviye etti. Osman Gâzinin bütün Osmanlı sultanlarının bir anayasa
olarak kabul ettikleri ve uyguladıkları, vasiyetnâmesinin özü şu şekildedir.
“Allahü tâlânın emirlerine
muhalif bir iş eylemeyesin! Bilmediğini şerî’at ulemâsından sorup anlayasın.
İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana, itâat edenleri hoş tutasın!
Askerine inâmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır.
Zâlim olma! Âlemi adâletle şenlendir ve Allah için cihâdı terk etmeyerek
beni şâd et! Ulemâya ri’âyet eyle ki, şerî’at işleri nizâm bulsun! Nerede
bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbâl ve hilm göster! Askerine ve
malına gurûr getirip, şerî’at ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah
yoludur. Ve maksâdımız Allah’ın dînini yaymaktır. Yoksa, kuru gavga
ve cihângirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâimâ herkese
ihsânda bulun! Memleket işlerini noksansız gör! Hepinizi Allahü teâlâya
emânet ediyorum!”